Sabiha Gökçen'i Öğretmeni Sınıftan Atar, Atatürk de Başyaverini Okula Gönderir ve...

   


 Anasını ve babasını kaybetmiş, Yunanlılar Bursa’yı işgal ettiği için de okula gidememiş, ancak on iki yaşında ilkokula başlayabilmiş bir kız Sabiha. Görmeyi çok istediği Mustafa Kemal de o vakit gelmiş Bursa’ya. Sabiha Gökçen o andaki heyecanını şöyle anlatıyor;

     “Ben Atatürk’ün yanına koşa koşa gittim. Tabii büyük bir heyecan içindeyim. Atatürk küçüklerle konuşurken onların düzeyine inmesini bilen biriydi. Benim heyecanımı çarçabuk yok etti.”

     Atatürk’ün “Peki seni evlat alırsam, benimle gelir misin?” sorusuyla hayatı değişmiş. Sabiha, Atatürk’ün diğer manevi kızları Zehra ve Rukiye ile aynı okula gitmiş. “Ben Atatürk’ten gördüğüm şefkati kendi ailemden görmedim…Her akşam köşke döndüğümüz zaman Atatürk derslerimizle meşgul oluyordu.” diyerek memnuniyetini dile getiriyor Sabiha Gökçen.

     Ancak okula yeni gelen hocayı hiç sevmediğinden, ona karşı isyan eder bir tavır takındıklarından da bahsediyor; “Bir gün Zehra ve ben hocaya karşı geldik. Hoca bizi kolumuzdan tuttuğu gibi sınıftan attı. ‘Hadi,’ dedi, ‘gidin bakayım.’

     Ağlayarak köşke koşturmuşlar, kendilerine şefkatle davranan Atatürk’ün odasına… Mustafa Kemal de başyaverini çağırtıp okula göndermiş. Sabiha Gökçen gerisini şöyle anlatıyor;

     “Başyaver beyi çağırtmış, doğru okula göndermiş ve durumu öğrenmiş. Sonra bizi tekrar odasına çağırdı ve dedi ki, ‘Siz büyük hata işlemişsiniz. Hocalara böyle yapılmaz. Daima onları sevmek, saygı duymak lazım. Onlar sizi yetiştirecekler. Şimdi okula gidip hocanızdan özür dileyeceksiniz ve elini öpeceksiniz.’ Biz de öyle yaptık. Bir daha olay çıkarmadık.”


     Kaynakça: Bana Atatürk’ü Anlattılar, Hıfzı Topuz         
Bu içeriği beğendiyseniz paylaşabilirsiniz.

Yakup Kadri, Mustafa Kemal'in Yaşadıklarını Anlatıyor




Hıfzı Topuz, TRT’de yayınlanan ‘Her Hafta Bir Konuk’ adlı programını için yaptığı röportajları derlemiş “Bana Atatürk’ü Anlattılar” adlı kitabında. Yakup Kadri Karaosmanoğlu ile de bir röportaj gerçekleştirmiş.

Yakup Kadri Karaosmanoğlu I.Dünya Savaşı sırasında İsviçre’de bulunuyormuş. Üç buçuk sene sanatoryumda tedavi görmüş. Atatürk’ün ismini de ilk defa orada duymuş. Orada camlı vitrinler içinde afiş yapılan gazetelerde görmüş Çanakkale’deki başarılarını. İkdam Gazetesi’nin yazı işleri müdürlüğünü yapan Yakup Kadri, Enver Paşa’nın Mustafa Kemalle ilgili kendilerine de bir yasak getirildiğini şöyle anlatıyor:

“Harp zamanında, Birinci cihan Harbi zamanında, Çanakkale Muharebeleri’nde Kemal’den bahsedilmesin diye emir verilmişti. ‘Bu milletin zaferidir, milletin malıdır, falanın, filanın malı değildir’ diye Enver Paşa bu emri vermişti.”

Milli Mücadele yıllarında Mustafa Kemal Yakup Kadri’yi Ankara’ya davet etmiş. Karşılıklı oturup konuşmuşlar. Daha sonra ‘İlke’ olacak fikirlerini anlatmış Mustafa Kemal.

Bilirsiniz, aydınlar toplumdan farklı düşünür. Toplumun önde gidenleri, yol göstericileri olarak da farklı düşünmek ve yeniliklere açık olmak zorundadır zaten. Aksi halde ‘Aydın’ olamazlar. Hıfzı Topuz’un şu sorularıyla dönemin aydınlarından sayılan Yakup Kadri dahi cumhuriyete bakış açısını itiraf etmiş.

“Siz hiç kendisi üzerinde etkileriniz olduğu kanısında mısınız?“

“Zannetmiyorum. Atatürk daima önde giden bir adamdı. Onunla karşı karşıya oturdum dedimse, fikren de karşı karşıya oturmadık yani. Atatürk daima bizden 30-40 sene öndeydi. Mesela itiraf ediyorum, ben cumhuriyetçi değildim. Böyle bir şey olacağım aklımdan geçirmezdim.“

"Ama Atatürk sizi inandırdı herhalde.”

“Evet, Atatürk yavaş yavaş herkesi inandırdı. Ben cumhuriyeti tercih etmiyor değildim, ediyordum ama o devirde, o acayip devirde halifelik vardı, bilmem ne vardı, bunlar ortadan nasıl kalkacak, bir türlü aklım etmezdi. Bize bütün cesareti veren Atatürk’ün otuz senelik önde gidişiydi. Atatürk bizi arkasından sürükledi.”


Aslında Yakup Kadri şahsında toplumun öncülerinin bir kısmının cumhuriyete bakışını bütünleştirebiliriz. Artık toplumun büyük çoğunluğunun bu konu hakkındaki düşüncesini ve Mustafa Kemal’in ne kadar büyük bir iş başardığını siz düşünün.

Aynı kitapta Falih Rıfkı Atay’ın  da çok önemli bir sözü var. Adeta mücadelenin savaşlardan sonra yaşandığını vurguluyor; “İzmir alındığı gün Gazi ölseydi cumhuriyet kurulamazdı.”

Yakup Kadri, Mustafa Kemal’in bu mücadelede ne kadar yalnız kaldığını şöyle anlatıyor;

“Atatürk’ün tek dostu yoktu dersem, inanır mısınız? Fakat Atatürk cumhurbaşkanı olduktan sonra bütün dünya onun dostu oldu. Oraya varıncaya kadar Atatürk’ün çektiklerini ben bilirim. Meclis aleyhindeydi. Çünkü meclisin yarısından fazlası ittihatçıydı. Demek ki Enver Paşa’cıydı…”

  Bu cümleleri "Atatürk çağının çok daha ilerisinde bir lider olduğu için yalnız kaldı" şeklinde yorumlamak bence pek de yanlış olmaz.

Kütahya’da ordumuzun yaşadığı bozgun günlerinde ordunun henüz başında olmamasına rağmen Atatürk’ün yaşadığı sıkıntıları şöyle dile getirmiş.

 “Fevzi Paşa Genelkurmay Başkanıydı. Atatürk her gece oraya gelir, bir küçük odada Fevzi Paşa’yla karşı karşıya, harita üzerinde askeri harekâtı izlerdi. Biz de ekseriya akşamları kendisini yalnız bırakmamak isterdik. Çünkü sabaha kadar telgraf başında harekâtı takip ederdi, aşağıda telgrafhane vardı. Subay gelir, daima saati saatine, şu şurada, bu burada diye kendisine durmadan bilgi verirdi. Atatürk de ‘Falan paşayı çağırın bana, filan paşayı çağırın,’ diye sahra telefonlarıyla emirler verirdi. Ara sıra da böyle ıstırap çeken bir adam gibi belini tutardı, o vakit böbrek hastalığı vardı Atatürk’ün. O arbedede böbrek hastalığı vardı. Sıkı bir tedavide bulunması lazım geldiği halde sabaha kadar orada otururdu. Doktorlar sıcak suya girsin demişler kendisine. Sıcak suya girmek için orada banyo yok. Tenekeden bir banyo yapmışlar, oraya yatırırlardı. iki-üç neferi vardı yanında. Zaten başka kimse yoktu. Neferler sıcak su yaparlar, getirirler, biraz açılırdı. Ondan sonra da meclise gidip laf anlatması lazım gelirdi.”

Mustafa Kemal ordunun başına geçtikten sonra Sakarya Zaferi gelmiş. Düşmanın yakıp yıkarak çekildiği köyleri Yakup Kadri tek tek dolaşarak notlar almış. Ve şöyle diyor Yakup Kadri;


“İşte Atatürk’ün o kıvranarak, memleket ıstırabıyla, memleketi kurtarma gayretiyle nasıl çalıştığı hep gözlerimin önündedir. O akşam eğer elimden gelseydi boynuna sarılıp, 'Bizi affet’ derdim.”
Bu içeriği beğendiyseniz paylaşabilirsiniz.

(Video) Yüzbaşı Friedrich Wilhelm (Yüzbaşı Köpenick)


Kurnazlığın, zekanın ve cesaretin ilginç bir örneği. Gerçek bir olay.





Bu içeriği beğendiyseniz paylaşabilirsiniz.

(Video) Muhsin Ertuğrul Mustafa Kemal'i beklemeden tiyatroyu başlatınca..

     
       Muhsin Ertuğrul o akşam Mustafa Kemal'in tiyatroya geleceğini bilmesine rağmen onu beklememiş ve tiyatroyu başlatmış. Bakalım nasıl bir tepkiyle karşılaşmış.





Bu içeriği beğendiyseniz paylaşabilirsiniz.

Sıradan Bir Gün




Klasik bir günümü büyük yazarlar gibi yazacağım ben de. Bulunduğum ortamı betimliyim, böyle teşbihler falan yapayım. Ne bileyim ararsanız kinayeler, mecaz-ı mürseller bulursunuz belki.

Cam kenarındaki koltuğuma oturmuş kahvemi yudumluyorum. Nerelere bastığını bilmediğim o pis ayaklarıyla geldi üstüme kondu bir sinek. Kovaladım. Evde bir tur atıp geliyorum dercesine uzaklaştı.

Bir hamsterın kafesindeki çarkta koştuğu gibi sitenin bahçesinde tempolu yürüyen bayanlar da sanırım dokuzuncu turlarını tamamladılar. Bir sokak kedisiyse verilen yüz binlerce liraya inat (eski parayla yüzlerce milyar) lüks bir arabanın kaputuna yatmış yalanıyor.

 Bense artık söz verdiğim arkadaşıma gitmek için giyinip evden çıkmalıyım. Kalktım, üstüme bir tişört geçirdim. Bu tişörtler de zayıf olduğum için, mağaza vitrinindeki mankenlerde durduğu gibi durmuyor hiç üstümde. Sanki daha çok çalıya çamaşır atmışsın gibi işte.Kurusun diye..

E şimdi eli boş da gidilmez tabi. Bir şeyler almak lazım. Bir hediyelik eşya mı yoksa yenilebilecek bir şey mi? Çok düşünmeye gerek yok açıkçası. O sırada arkadaşım da ben de bekar hayatı yaşadığımız için karın tokluğuna yönelik bir şey almak daha mantıklı. Hediyelik eşya alacak olsaydım tercihim kesinlikle milli hediyemiz olan borcam olurdu. O borcam nasıl bir şeydir öyle. Eminim, özellikle bütün bayanlar bilir; ülkede acayip bir borcam sirkülasyonu var. Ama fabrikalar kesinlikle üretmiyordur artık onu. Çünkü herkesin evinde üç beş tane var. Onlar sürekli başkalarına götürülüyor. Hatta sizin hediye ettiğiniz bir borcamın birkaç yıl sonra, kutusu hiç açılmamış halde size hediye olarak geri dönmesi kuvvetle muhtemel.


Borcam almamaya kesin olarak karar verdikten sonra mütrobüse bindim. Ama nasıl bindim. Burada şunu tekrar anladım ki Türk vatandaşlarındaki analiz yeteneği kimsede yok. Kendimden biliyorum yani. Metrobüse biner binmez boş koltuklarla karşılaşan vatandaş önce kendini darı ambarında sanır ama acele etmezse bir tane bile yiyemeyeceğini bilir. Hemen başını bir sağa bir sola çevirerek metrobüsün fotoğrafını çeker (Bu hareketi bir kereden fazla yaparsa artık çok geçtir. Trafik kurallarında öğrendiğiniz, karşıdan karşıya geçerken, önce sola sonra sağa sonra tekrar sola yanlıştır, unutun onu) Ve saliseler içinde diğer kapıdan binen ve arkasından gelen yolcuların hızıyla boş koltuklara olan mesafesini analiz eder. (Sürekli binenlerin rüzgarı bile hesapladığı bilinir.) ve bir tanesine yönelir. Şanslı değilse sandalye kapma oyununda olduğu gibi müziğin kesilmiş olduğu gerçeğiyle karşı karşıya kalır. Gerçi bu oyunda sandalye sayısı oyuncu sayısından bir eksiktir. Şoförün oyunu ‘kendi adına’ daha eğlenceli hale getirmek için insafsızca davrandığını bile düşünebilirsiniz. Yine de ne eğlenceli şu İstanbul. Her yerinde insanlar neşe içinde oyunlar oynuyorlar. Özellikle mesai bitiminde  bile bu kadar istekli, enerji dolu oluşları hayret uyandırıcı. Gerçi bazı teyzeler oyunda ayakta kalınca mızıkçılık yapıyorlar ama neyse artık..    
Bu içeriği beğendiyseniz paylaşabilirsiniz.