9 Eylül - İzmir'in Kurtuluşu


Atatürk İzmir’in kurtuluşunda halkın coşkun gösterileri arasında kalacağı evin önüne gelince, kapının önüne serilmiş bayrağı görünce durdu, Bu ipekten kocaman bir Yunan bayrağı idi. Üzerine basılarak geçilecek bir yol halısı gibi serilmişti. Kapıdaki kalabalık halk yalvarıyordu:
- Buyurunuz, geçiniz. Bizim öcümüzü alınız! Yunan Kralı, bu evden içeri, bizim bayrağımıza basarak girmişti. Siz lütfedin. Bu karşılıkla o lekeyi silin! Burası sizin şehrinizdir. Bu ev sizin evinizdir. Bu hak sizindir.
Atatürk, o yerde serili bayrağın önünde, bulunduğu noktada kaldı. Çevresindekilere tatlılıkla baktı.
- O, geçmişse hata etmiş. Bir ulusun bağımsızlık simgesi olan bayrak çiğnenmez. Ben onun yanlışını tekrar edemem.
Bayrağı yerden kaldırttı, bembeyaz mermerlere basarak içeri girdi.
Bu içeriği beğendiyseniz paylaşabilirsiniz.

Ahmet..



Ahmet.
Üstü başı kir içinde.
Ayakkabıları çamurlu.
İlkokul yıllarında daha.
Annesi bu şekilde okula gidilemeyeceğini söyler.
Dinlemez annesini.
Evden çıktığı gibi sınıfa girer.
Öğretmeni gelir ve daha bütün çocuklar ayaktayken
“Ahmet, çabuk eve git ve üstünü başını düzeltip öyle gel!” der.
Öğretmeni annesidir.
Çaresiz evin yolunu tutar.
Ahmet büyür.
O gün evinden çıktığında ise amacı;
Soğuk kış sabahında, eşi ve çocukları üşümesin diye, arabayı ısıtmaktır.
Arabanın kaputuna bırakılan bombanın patlamasıyla hayatını kaybeder.
Tam adı: Ahmet Taner Kışlalı’dır.
Bu içeriği beğendiyseniz paylaşabilirsiniz.

Ünlü Birinin Yakını Olmak


Öncelikle Altan Erbulak'ın kim olduğundan bahsedeyim. 
Ünlü karikatürist, oyuncu, gazeteci. 1929 Erzurum doğumlu.

İnönü Stadyumu'nda oynanacak Galatasaray-Fenerbahçe maçına girmek isteyen bir kişi elinde Altan Erbulak'ın kartını tutmaktadır.
Tribünler tıklım tıklım dolu olduğu için kapılar saatler öncesinde kapanmış.
Kapının önü çok kalabalık.
Kapıdaki aksi görevli ise kimseye taviz vermemektedir.
Elinde Altan Erbulak'ın kartını tutan adam görevliye yaklaşır ve kartı uzatarak;
"Bunu size vermemi istediler."der.
Görevli şaşırır, kartta şöyle yazmaktadır;
"Kart hamili yakinimdir, maça alınmasını rica ederim."
Görevli kapıyı adama derhal açarken çevreden gelen tepkilere "Duymadınız mı yahu, adam Altan Erbulak'ın yakını" der. 

Aslında elinde kartla içeriye giren adam Altan Erbulak'ın ta kendisidir.
Peki neden böyle bir şey yapmıştır?
Çünkü bir önceki Galatasaray-Fenerbahçe girmek için aynı görevliye "Ben Altan Erbulak" diye kendisini tanıtsa da görevli karşısında duran 1.64 boyundaki adama "Sahtekar, koskoca Altan Erbulak böyle mi olur?" demiştir.

Sanırım bazen bir kişinin yakını olmak kendisi olmaktan daha etkili oluyor.
Bu içeriği beğendiyseniz paylaşabilirsiniz.

Dalmaçya'dan Osmanlı'ya...


Dalmaçya. Nadin kenti.
Joseph. Kimsesiz, ahırda çalışan, çıplak ayaklı bir çocuk.
Dul bir kadın çocuğun bu haline görünce çok üzülür.
Ölen kocasının ayakkabılarının yanında anne şefkati de verir küçük çocuğa.
Yıllar sonra büyüyen çocuk, Maria isimli bu kadına ağzı mühürlü bir torba gönderir.
Mührü açan Maria gördüğüne inanamaz;
İçleri altın dolu bir çift ayakkabı. 

Peki Joseph nasıl bu kadar zengin olmuştur?
Çalıştığı ahırın konağına İstanbul’dan bir misafir gelir.
Gelen misafir çocuğun kimsesiz olduğunu öğrenince çocuğu İstanbul’a götürmeye karar verir.
İstanbul’da Devşirme Ocağı’na teslim eder.
Joseph artık Yusuf olmuştur.
Çalışkanlığı ve zekasıyla burada da dikkati çeker.
Saray-ı Hümayun’a gönderilir.
Padişahın silahlarını korumak, bakımını yapmak, törenlerde de taşımakla görevlendirilir.
Silahtar Yusuf  Paşa sürekli padişahın yanında bulunur.
Sultan İbrahim, Yusuf  Paşa’yı Kaptanıderyalığa getirir.  
Hatta tarihçiler tarafından ‘deli’ olarak adlandırılan Sultan İbrahim kızını dillere destan bir düğünle Yusuf  Paşa’ya verir.
Tarihte bu evliliği unutulmaz kılansa düğün töreninin gösterişi değil,
Yusuf  Paşa’yla evlenen Fatma Sultan’ın henüz üç yaşında olmasıdır.

‘Deli’ İbrahim tüm yalvarmalara rağmen Yusuf Paşa’yı Girit’i alamadığı gerekçesiyle öldürtür.
Ve cesedine bakarak şöyle der;
“Ne güzel kırmızı elma gibi yanakları varmış, yazık oldu, kıydım.”
Böylece Fatma Sultan da dört yaşında dul kalan bir çocuk olarak tarihe geçer.

 Sunay Akın’ın ‘Bir Çift Ayakkabı’ kitabından yararlanılmıştır.
Bu içeriği beğendiyseniz paylaşabilirsiniz.

Anadolu'da Bir Köy



Anadolu köylerinden biri.

Kadın kocasıyla çoktan uyumuş. Daha doğrusu kocasının uyumasını beklemiş. Çünkü kesin kararlı; bu gece dışarıda bekleyen aşığıyla evden kaçacak. Yeni bir hayat kuracaklar. Gece pencereden bahçeye atlayıp koşmaya başlamışlar. Soluklanmak için verdikleri ilk molada, kadın ayakkabısının içinde evden kaçtığından beri kendisini rahatsız eden şeyin ne olduğunu anlamak için ayakkabısını çıkartmış. Elini ayakkabının içinden çıkardığında gözlerine inanamamış; bir tomar para.
Parayı koyan, her şeyin farkında olan, Aşık Veysel’dir. Ve şöyle der; “Bu kadının bende emeği var, çamaşırlarımı yıkadı, banyoda sırtımı sabunladı, önüme sıcak çorba koydu…Yaban elde muhtaç olmasın.”

1952'de Aşık Veysel'in hayatını film yapmak istemiş Metin Erksanla Bedri Rahmi Eyüboğlu. Ama sansür kurulunun bir çok engeliyle karşılaşmışlar. "Karanlık Dünya" demişler filme. "Karanlık dünya mı olur?" diyerek "Aşık Veysel'in Hayatı" olarak değiştirmişler. Tarlaların göründüğü sahnelerdeki başakları çok kısa ve cılız bulunca "Türk topraklarının böyle bereketsiz olamayacağı" gerekçesiyle makaslamışlar. Yerine Amerika propagandası için çekilen filmlerden kesilen gür ve bereketli hasat sahneleri eklenmiş. Aşık Veysel'in hayatında Amerika'nın Hudson Ovası görüntüleri.
Bu içeriği beğendiyseniz paylaşabilirsiniz.