Ahmet..



Ahmet.
Üstü başı kir içinde.
Ayakkabıları çamurlu.
İlkokul yıllarında daha.
Annesi bu şekilde okula gidilemeyeceğini söyler.
Dinlemez annesini.
Evden çıktığı gibi sınıfa girer.
Öğretmeni gelir ve daha bütün çocuklar ayaktayken
“Ahmet, çabuk eve git ve üstünü başını düzeltip öyle gel!” der.
Öğretmeni annesidir.
Çaresiz evin yolunu tutar.
Ahmet büyür.
O gün evinden çıktığında ise amacı;
Soğuk kış sabahında, eşi ve çocukları üşümesin diye, arabayı ısıtmaktır.
Arabanın kaputuna bırakılan bombanın patlamasıyla hayatını kaybeder.
Tam adı: Ahmet Taner Kışlalı’dır.
Bu içeriği beğendiyseniz paylaşabilirsiniz.

Ünlü Birinin Yakını Olmak


Öncelikle Altan Erbulak'ın kim olduğundan bahsedeyim. 
Ünlü karikatürist, oyuncu, gazeteci. 1929 Erzurum doğumlu.

İnönü Stadyumu'nda oynanacak Galatasaray-Fenerbahçe maçına girmek isteyen bir kişi elinde Altan Erbulak'ın kartını tutmaktadır.
Tribünler tıklım tıklım dolu olduğu için kapılar saatler öncesinde kapanmış.
Kapının önü çok kalabalık.
Kapıdaki aksi görevli ise kimseye taviz vermemektedir.
Elinde Altan Erbulak'ın kartını tutan adam görevliye yaklaşır ve kartı uzatarak;
"Bunu size vermemi istediler."der.
Görevli şaşırır, kartta şöyle yazmaktadır;
"Kart hamili yakinimdir, maça alınmasını rica ederim."
Görevli kapıyı adama derhal açarken çevreden gelen tepkilere "Duymadınız mı yahu, adam Altan Erbulak'ın yakını" der. 

Aslında elinde kartla içeriye giren adam Altan Erbulak'ın ta kendisidir.
Peki neden böyle bir şey yapmıştır?
Çünkü bir önceki Galatasaray-Fenerbahçe girmek için aynı görevliye "Ben Altan Erbulak" diye kendisini tanıtsa da görevli karşısında duran 1.64 boyundaki adama "Sahtekar, koskoca Altan Erbulak böyle mi olur?" demiştir.

Sanırım bazen bir kişinin yakını olmak kendisi olmaktan daha etkili oluyor.
Bu içeriği beğendiyseniz paylaşabilirsiniz.

Dalmaçya'dan Osmanlı'ya...


Dalmaçya. Nadin kenti.
Joseph. Kimsesiz, ahırda çalışan, çıplak ayaklı bir çocuk.
Dul bir kadın çocuğun bu haline görünce çok üzülür.
Ölen kocasının ayakkabılarının yanında anne şefkati de verir küçük çocuğa.
Yıllar sonra büyüyen çocuk, Maria isimli bu kadına ağzı mühürlü bir torba gönderir.
Mührü açan Maria gördüğüne inanamaz;
İçleri altın dolu bir çift ayakkabı. 

Peki Joseph nasıl bu kadar zengin olmuştur?
Çalıştığı ahırın konağına İstanbul’dan bir misafir gelir.
Gelen misafir çocuğun kimsesiz olduğunu öğrenince çocuğu İstanbul’a götürmeye karar verir.
İstanbul’da Devşirme Ocağı’na teslim eder.
Joseph artık Yusuf olmuştur.
Çalışkanlığı ve zekasıyla burada da dikkati çeker.
Saray-ı Hümayun’a gönderilir.
Padişahın silahlarını korumak, bakımını yapmak, törenlerde de taşımakla görevlendirilir.
Silahtar Yusuf  Paşa sürekli padişahın yanında bulunur.
Sultan İbrahim, Yusuf  Paşa’yı Kaptanıderyalığa getirir.  
Hatta tarihçiler tarafından ‘deli’ olarak adlandırılan Sultan İbrahim kızını dillere destan bir düğünle Yusuf  Paşa’ya verir.
Tarihte bu evliliği unutulmaz kılansa düğün töreninin gösterişi değil,
Yusuf  Paşa’yla evlenen Fatma Sultan’ın henüz üç yaşında olmasıdır.

‘Deli’ İbrahim tüm yalvarmalara rağmen Yusuf Paşa’yı Girit’i alamadığı gerekçesiyle öldürtür.
Ve cesedine bakarak şöyle der;
“Ne güzel kırmızı elma gibi yanakları varmış, yazık oldu, kıydım.”
Böylece Fatma Sultan da dört yaşında dul kalan bir çocuk olarak tarihe geçer.

 Sunay Akın’ın ‘Bir Çift Ayakkabı’ kitabından yararlanılmıştır.
Bu içeriği beğendiyseniz paylaşabilirsiniz.

Anadolu'da Bir Köy



Anadolu köylerinden biri.

Kadın kocasıyla çoktan uyumuş. Daha doğrusu kocasının uyumasını beklemiş. Çünkü kesin kararlı; bu gece dışarıda bekleyen aşığıyla evden kaçacak. Yeni bir hayat kuracaklar. Gece pencereden bahçeye atlayıp koşmaya başlamışlar. Soluklanmak için verdikleri ilk molada, kadın ayakkabısının içinde evden kaçtığından beri kendisini rahatsız eden şeyin ne olduğunu anlamak için ayakkabısını çıkartmış. Elini ayakkabının içinden çıkardığında gözlerine inanamamış; bir tomar para.
Parayı koyan, her şeyin farkında olan, Aşık Veysel’dir. Ve şöyle der; “Bu kadının bende emeği var, çamaşırlarımı yıkadı, banyoda sırtımı sabunladı, önüme sıcak çorba koydu…Yaban elde muhtaç olmasın.”

1952'de Aşık Veysel'in hayatını film yapmak istemiş Metin Erksanla Bedri Rahmi Eyüboğlu. Ama sansür kurulunun bir çok engeliyle karşılaşmışlar. "Karanlık Dünya" demişler filme. "Karanlık dünya mı olur?" diyerek "Aşık Veysel'in Hayatı" olarak değiştirmişler. Tarlaların göründüğü sahnelerdeki başakları çok kısa ve cılız bulunca "Türk topraklarının böyle bereketsiz olamayacağı" gerekçesiyle makaslamışlar. Yerine Amerika propagandası için çekilen filmlerden kesilen gür ve bereketli hasat sahneleri eklenmiş. Aşık Veysel'in hayatında Amerika'nın Hudson Ovası görüntüleri.
Bu içeriği beğendiyseniz paylaşabilirsiniz.

Kara Salih Çavuş – Büyük Kahraman


Balkan’da, Çanakkale’de, Suriye’de savaşmış bir kahraman
-neden çarşaf giyip kırıta kırıta yürüdüğünü,
-cephaneyi neden tabuta koyup cenaze namazı kıldıklarını,
-dişlerinin, tırnaklarının neden tek tek söküldüğünü kendisi anlatıyor.


Kara Salih Çavuş’a büyük bir minnet borçluyuz.    

“Balkan’da vuruştuk. Çanakkale’de Mustafa Kemal’in idaresinde Arıburnu’nda süngü hücumu yaptık. Hepimiz Mustafa Kemal’e hayrandık. Ne emir verse yapmaya hazırdık. Ölümü bile göze alıyorduk. Öl dese ölürdük. En beklenmedik anlarda Mustafa Kemal’i karşımızda görünce sonsuz bir cesaret kazanıyorduk. Arıburnu’nda kimse onun sözünden çıkmadı. Zaferi kazandık.

Sonra beni Suriye’ye gönderdiler. Bir de baktım yine Mustafa Kemal’in emrindeyim. Nasıl sevindim, anlatamam. O başımızda oldukça yenilmeyeceğimizi biliyorduk.

İstanbul’dan döndükten sonra bir gün beni Mustafa Kemal’in çağırdığını söylediler. Çok heyecanlandım Ve kalkıp gittim. Demek ki Mustafa Kemal bizi unutmamıştı. Şişli’deki evine gittim. Mustafa Kemal’in yaveri orada elime bir mektup verdi. Mektup gizli örgütte çalışan Nizamettin Bey’e yazılmıştı. Adresini verdiler, kalkıp gittim. Teşkilat herhalde benim kim olduğumu biliyordu. Karşımdaki tanımadığım kişi bana, 'Gel oğlum,’ dedi. 'Sen, güvenebileceğimiz bir insansın. Sana yeni görevler vereceğiz.’ “Emriniz olur." dedim. Beni bir odaya aldılar. Odada bir masa vardı. Beni masanın başına getirdiler. Masanın üzerinde bir Kuran, bir sancak, bir de tabanca duruyordu. Üçüne birden el bastık ve hayatımız pahasına da olsa sır vermeyeceğimiz: yemin ettik. Gizli görevim böyle başladı.

O zaman İstanbul’daki esas mesele Anadolu’ya silah kaçırmaktı. Bu iş için çeşitli girişimler yaptık. Sarayburnu'nda Fransızların cephane deposu vardı. Bir gün Aziz Hüdai beni çağırtarak bu depoyu boşaltacağımızı bildirdi. Bana verilen görev, gece ve gürültü çıkarmadan nöbetçiyi öldürmekti. Bir-iki gün deponun civarında dolaşarak nöbet saatlerini tespit ettim. Nihayet son gece üzerime bir çarşaf giyerek Sarayburnu’na yollandım. Deponun önünde Senegalli bir asker nöbet bekliyordu. Kırıta kırıta nöbetçinin önünden geçiyordum. Kim bilir kaç zamandır gözü dönmüş olan zenci dayanamayarak üzerime yürüdü. Çarşafın altına gizlediğim kılıcı çektiğim gibi zavallı nöbetçiyi yere serdim. Adamın ne kabahati vardı; ama... Bütün arkadaşlar da pusuda bekliyorlardı. Bir anda koca cephaneliği sahildeki Nazif kaptanın motoruna naklettik. Fakat zencinin cesedi bütün işi bozabilirdi. Onu da cephaneliğe naklederek, kalan cephaneyle birlikte havaya uçurduk. Ve mesele kapandı gitti.

İstanbul’da daha bir yığın işler gördük. Her gün Anadolu’ya oluk gibi cephane akıtıyorduk. Fakat en son boşalttığımız Davutpaşa cephaneliği yakalanmama sebep oldu.

Davutpaşa’daki silahları Yüzbaşı Ata Bey’in evine götürmüş, oradan dışarı yolluyorduk. Fakat her defasında yeni yollar bulmak lazımdı. Son hadisede silahları bir tabuta koyarak evden çıkarmıştık. Cenazenin Yusuf Paşa Camii’nde namazını kıldırdık. Tabut oradan Anadolu’ya nakledilecekti. Fakat müezzin efendi bizi ihbar etmiş, basıldık. Hepimiz darmadağın olduk. Ben de yakalandım. Damat Ferit imzalı bir teskereyle muhakemesiz idamımıza karar verildiği bildirildi.

İş bu kadarla kalsa gene iyi. Sen ne söylüyorsun beyim, tam 22 gün beni konuşturmak için yapmadık işkence bırakmadılar. Bak, bugün ağzımda tek diş yoktur. Bütün dişlerimi teker teker söktüler. Sonra sıra tırnaklarıma geldi. Evvela ellerimde, sonra ayaklarımda tek bir tırnak bırakmadılar. Sonra ayağımın altına çivi çaktılar. Bugün hâlâ iki parmağım tutmaz. Kış günü çırılçıplak havuza attılar. Yemediğim dayak kalmadı. Öbür dünyaya kaç defa gidip geri geldik. Bugün artık bedavadan yaşıyoruz.

Bereket versin teşkilatta bir Ömer Bey varmış. Onun vasıtasıyla Ereğli’ye kaçırıldım. Ondan sonra da istiklal Harbi’ne katıldık. . . Orada da Mustafa Kemal’in emrinde çalıştım. Düşmanı perişan ettik. Gazi’yi yine sık sık görüyordum. Beni Çanakkale’den ve Suriye’den hatırlıyordu. Çakmak çakmak gözleriyle bana bakıyor, ‘Zafere ulaşacağız.’ diyordu.”
Bu içeriği beğendiyseniz paylaşabilirsiniz.