İstiklal Marşı'nın Kabulü ve Bilinmeyenleri


Her devletin bir ulusal marşı vardır Bizim de ulusal Marşımız Mehmet Akif Ersoy'un yazmış olduğu, 12 Mart 1921’de kabul edilen İstiklal Marşı'dır.

Peki Cumhuriyet öncesinde ulusal marş neydi?


Osmanlı Devleti zamanında bir milli marş yoktu. Bu durum daha çok askeri alanda sıkıntıların yaşanmasına sebep oluyordu. Aslında bunun bir de trajikomik bir hikayesi vardır. Reşadiye zırhlı gemisini teslim almak için İngiltere'ye giden denizcilerimiz İngilizlerin marşlarının ardından bir ulusal marş okumak zorunda kalmışlardır. Ancak Türk askerinin hep bir ağızdan söylediği İngiliz askerinin de saygı duruşunda dinlediği, bir ulusal marş değil “Entarisi ala benziyor, Şeftalisi bala benziyor” isimli türküdür. Sanırım ilk ulusal marşımız bir türkü olmuş.


Neden bir marş yazılma gerekliliği duyulmuştur?


Bence yukarıda yazılı sebep bile bir ulusal marşın yazılması için yeterlidir. Kurtuluş Savaşı devam ederken İsmet İnönü 1920 yılının sonlarında Maarif Vekaletine askerin güç ve moral bulması için bir milli marş hazırlanması önerisini sunar. Maarif Vekaleti de bu marş için 500 lira ödül vereceğini duyurur.


Yarışmaya kimler katılmıştır?


Milli marş için Maarif Vekaleti’ne 724 şiir gönderilir. Şiir gönderenler arasında Tunalı Hilmi Bey, Kazım Karabekir Kemalettin Kamu, Rıfat Ilgaz gibi önemli kişiler vardı. Şiirler beğenilse de büyük bir heyecan uyandıramaz. Mehmet Akif Ersoy konulan para ödülünden rahatsızlığını dile getirerek yarışmaya katılmaz. Mehmet Akif Ersoy'un milli marş için şiir yazmasını çok isteyen Hamdullah Suphi Tanrıöver para ödülünün kaldırıldığını Mehmet Akif Ersoy'a söyler. Mehmet Akif Ersoy da şiiri kaleme alır.

İstiklal Marşı'nın kabul edilmesi


Türkiye Büyük Millet Meclisi kazanan şiirin belirlenmesi için 12 Mart 1921 günü toplanır ve yapılan toplantıda Hamdullah Suphi Tanrıöver ilk olarak Mehmet Akif Ersoy'un şiirini okur. Şiir öylesine bir coşku yaratır ki tekrar tekrar okunması istenir. Öteki şiirler artık okunmayacaktır bile. İstiklal Marşı kabul edilmiştir.

Peki ödüllü ne olmuştur?


Mehmet Akif Ersoy ödül olarak konulan 500 lirayı “Dar ül-Messi” adlı bir hayır kurumuna bağışladığını duyurur.

İstiklal Marşı'nın bestesi neden bu kadar yavaştır?


Mehmet Akif'in şiiri 10 kıta olduğundan tümünün beslenerek törenlerde kullanılması olanaksızdı Bu nedenle ilk iki kıtanın marşta yer almasına karar verildi 1924 yılında alınan kararla Ali Rıfat Çağatay'ın bestesi 6 yıl boyunca marş olarak çalındı. Ancak sonrasında Zeki Üngör'ün bestesi marş olarak kabul edilmiştir. Besteyi yapan Zeki Üngör de marşın cenaze marşı gibi bestelenmiş olmasından Süleyman Tarman’ın “Atatürk ve Müzik” adlı kitabında şu sözlerle şikayetçi olduğunu okuruz:
“Ben İstiklal Marşı'nı bestelerken kulaklarımda İzmir'e koşan atlıların Dört Nal Sesleri vardı. Birde marşın bugün aldığı şekli düşünün. Başında metronom 80 olan bir eser hiçbir zaman cenaze marşına benzemez.”

Aslında yaşanan problem şudur; Zeki Üngör stüdyoda orkestrayla marşı çalar. Ancak teknisyenler marşın çok süratli olduğunu ve plağın yarısını doldurduğunu söylerler. Geri kalan kısım için başka bir marş çalınmasını isterler. Zeki Üngör bunu kabul etmez. Marşı ağır bir şekilde yeniden çalacağını, böylece plağın dolacağını söyler. Dinlerken de gramofonun hızının arttırılması ile  beste'nin gerçek haliyle dinlenebileceğini düşünür. Ancak kimse marşı çalarken gramofonun hızının arttırılması gerektiğinin farkında değildir ve marş günümüze kadar böyle gelmiştir.


Mustafa Kemal'in en çok sevdiği İstiklal Marşı dizeleri


Mustafa Kemal Atatürk şiirin bestelenmesi için kurulan komisyon üyelerinden İsmail Habip Sevük’e şunları söylemiştir:
“İstiklal Marşı'nın uzun olmaması konusunda mutabıkız söylendiği ve çalındığı zaman herkesi uzun uzun ayakta tutması elbette doğru olmaz. Ancak bu marşın İstiklal davamızı anlatışı cihetinden büyük bir manası vardır. Benim en beğendiğim parçası da budur. Siz ise bu parçayı marştan çıkarmaya karar vermişsiniz:

'Hakkıdır hür yaşamış bayrağımın hürriyet,
Hakkıdır Hakk'a tapan milletimin istiklal'

Benim bu milletten daima hatırlanmasını istediğim vecizeler işte bunlardır.

Mustafa Kemal bu konudaki isteğini komisyon üyelerine kabul ettirmeye çalışmamış, düşüncesini dile getirmiştir. Sadece bu küçük örneğin dahi Atatürk'ü diktatör olmakla suçlayanların düşüncelerini çürüttüğünü söyleyebiliriz. Ayrıca Atatürk'ü 'din düşmanı' diye tanımlayanlara da bu dizelerde yer alan 'Hakk'a tapan' kelimesi güzel bir cevaptır.
Bu içeriği beğendiyseniz paylaşabilirsiniz.

"Size bir kurum tarif edeceğim bana hangi kurum olduğunu söyleyin"


Can Bolat bir konuşmasında şöyle diyor;

“Size bir kurum tarif edeceğim bana hangi kurum olduğunu söyleyin;
İnsanların dört duvar içerisinde tutulduğu,
Geniş bir avlusu olan,
Etrafı büyük duvarlarla çevrili olan,
Bazen dikenli telleri olan,
İnsanların belirli aralıklarla avluya çıkmasına izin verilen,
İmza ile içeriye girdiğiniz,
Her gün yoklama yapılan,
Müdür tarafından yönetilen,
Koridorlarında nöbetçiler olan,
Çıkarken çok mutlu olduğunuz.”

Tahmin etmesi çok zor olmasa gerek.

Çok değerli Öğr.Gör. Mehmet Yapıcı ise bir makalesinde “Okul, hemen hemen hepimiz için ‘coşku ile geri dönmek için’ gidilen bir yerdir.” diyor.

Okulları bu kadar itici kılan eminim anlayış eksikliğidir.
Beklentilerin çok yüksekte değil imkansız olanda tutulmasıdır.
Veliler ve öğretmenler tarafından verilen imkansız görevler…
Zaten yapamayacağı bu görevleri yerine getiremeyen öğrenciyle dalga geçilmesiyle de okulun hapishaneden pek bi farkı kalmaz.

Hiçbir araç olmadan uçamadığınız için bir kuş tarafından “gerizekalı” olarak nitelendirildiğinizi veya beş dakika suyun altında kalamadığınız için bir balık tarafından “salak” olarak nitelendirildiğinizi düşünseniz ya. Ne tuhaf olurdu.   

Bir kaç örnek vermek gerekirse;
Örneğin Prof.Dr.N.Senemoğlu ergenlik döneminden bahsederken şöyle söylüyor;

“Bu dönemde, birden bire hızlı büyümenin etkisiyle ergende vücut koordinasyonunda yetersizlikler, psiko-motor becerilerde acemilikler gözlenebilir…yemek tabağını düşürme, herhangi bir aracı tamir ederken kırma vb. davranışlar görülebilir. Ana-baba ve öğretmenler, ergenlik dönemindeki bu özelliğin farkında olarak, onu becerisizlikle suçlamamalı; ergenin kendini algılayışı üstünde olumsuz bir etkiye neden olmamalıdırlar.”

Mesela Piaget de 4-7 yaş aralığındaki çocuklar için şunları söylüyor;

“Gerçek olaylar onun zihninde birbirine karışır, gerçek ve kurguyu ayırt edemeyebilir. Yalancılıkla suçlanmamalı.”


Kaynakça: Öğretmenler İçin Piaget İlkeleri,
                   Gelişim, Öğrenme ve Öğretim Prof.Dr.Nuray Senemoğlu
                   Mehmet Yapıcı – Asık Suratlı Okul (http://www.universite-toplum.org/text.php3?id=298)
                   Özgür Bolat (https://www.youtube.com/watch?v=89J3u6zBndE)

Bu içeriği beğendiyseniz paylaşabilirsiniz.

Unutulmayan Öğretmenler


Benim en çok saygı duyduğum öğretmenler o yıl birinci sınıfları okutacak öğretmenlerdir.
Bir düşünün;
Sınıfa giriyorsunuz, karşınızda 35-40 öğrenci.
Kimisi ağlar, kimisi annesini yanında ister, kimisi hakkımda kısmında anlattığım gibi okuldan koşturarak kaçar.
Bu öğretmen diğerleri gibi “Hadi bakalım çocuklar! Türkçe kitabınızı çıkartın.” diyemez.
Çünkü karşısındakiler okuma yazma bilmiyordur zaten.
Tek tek çantalarından kendisi çıkartır.
Hadi diyelim kitabı buldular “10.sayfayı açın” diyemez mesela.
Tek tek kendisi açar yine bütün öğrencilerin sayfasını.
O, sınıfın bir ucundan başlayıp son öğrencilerine yaklaştığını sanırken, kitaplarını açtığı öğrenciler çoktan sayfaları değiştirmiş veya kitabı kapatmıştır.
Başa döner.
Başı döner.
Tekrar tekrar tekrar.

Daha bunun gibi insanın sabrını sınayan neler neler…
Ruha dokunur ilkokul öğretmenleri.
İşte bunun için de kolay kolay unutulmazlar.
Benim değerli öğretmenim Cennet Demirbaş’ı unutmadığım gibi Tarık Akan da unutamamış öğretmenini aramış bulmuş 2014’de.
Okulların açılmasına bir gün kala, bugün toprağa verilen Tarık Akan şöyle anlatmış Aliye öğretmeni.

"İlkokula Erzurum Dumlupınar’da başladım. Okulumuz bir odada 5 sınıf, 1 öğretmenden ibaretti. Bu arada bir sınıf atlayarak ikinci sınıfa geçtim. Daha sonra babamın tayini çıktı ve Kayseri’ye geldik. Burada da okula başlayınca henüz okuma yazma bilmediğim için tekrar birinci sınıfa aldılar. İkinci sınıfta ben inanılmaz bir kekeme oldum. Sanki hiç konuşamıyordum. Benim bir Aliye öğretmenim vardı. Bu durumumdan dolayı öğretmenim tüm çocuklar gittikten sonra beni yanına alır ve kekemeliğimi yenmem için her gün benimle ilgilenirdi. Beni konuşturmak için 1,5 yıl uğraştı. Bana dedi ki peki Tarık “senin en kolay söylediğin kelime nedir? Bende “hele”dir dedim. O zaman bana dedi ki bu kelime (hele)’nin arkasına kelimeler ekleyerek konuş dedi. Mesala hele be, hele sen gel, hele sen oraya gir, gibi beni eğiterek bana konuşmayı öğretti. O Aliye öğretmenimin sayesinde 5. sınıfa geldiğimde okulun birincisi olmuştum ve beni bilgi yarışmalarına sokardı. O öğretmenim bana yarınımı kazandırdı. Babam tayinci olduğu için yine bir tayin geldi ve oradan da ayrılmak zorunda kaldık. Yıllar sonra onu bulmak, elini öpmek için bir gün Kayseri’de Telekom’u arayarak Aliye isminde ne kadar insan varsa hepsinin numarasını aldım. Kendimi tanıtmadan yaklaşık 20 kişiyi aradım. Her aradığıma benim Kayseri’de Sümer İlkokulunda Aliye isminde bir öğretmenim var onu arıyorum dedim. İçlerinden birisi benim uzaktan bir akrabam var aynı isimde ama o Kayseri’den gideli uzun yıllar oldu dedi. Nerede olduğunu sorunca İzmir Karşıyaka’da dediler. Orada da aramaya devam etim. Yine birisini arayınca karşıdaki kişi dedi ki benim öyle bir akrabam vardı. Tabi kendimi tanıtınca inanamadı. Ama dedi hep senin adını söylerdi. Ama şimdi İstanbul Üsküdar’da oturuyor ve soyadı da değişti dedi bana. Daha sonra ağabeylerini daha sonrada öğretmenimi buldum. Sonunda öğretmenimi buldum ve ağlayarak sevgili öğretmenimin öğretmenler gününü kutladım. Aliye öğretmenim, aradan 45 küsür yıl geçmesine rağmen unutamadığım tek insandır."


Büyük sanatçıya Allah’tan rahmet, bütün öğretmen ve öğrencilere de başarılar diliyorum.  
Bu içeriği beğendiyseniz paylaşabilirsiniz.

"Mustafa Kemal'in Fasulye Ayıklamasını Görmelisin"

   
   

     Trablusgarp Osmanlı toprağıdır. Vatan toprağıdır. Söz konusu vatan olunca Mustafa Kemal de  gönüllü olarak düşmüştür yola. İskenderiye'de hastalanır. Bir müddet hastanede yatar. Daha sonra arkadaşları Mehmet Nuri (Conker) ve Ahmet Fuat (Bulca) gelir yanına. Beraber Trablusgarp için savaşmaya gidecekler.

     Bu sırada Nuri Conker'in Salih Bozok'a gönderdiği bir mektup beni gerçekten çok etkiledi. Çektikleri bunca zorluğa rağmen ne kadar fedakarca davrandıklarını bu mektubun satır aralarında buluyoruz. 

  Kardeşim Salih,
İskenderiye'deki işlerimizi bitirmek ve yolculuk için gerekli malzemeyi hazırlamak için iki hafta kaldık 29 Kasım 1911’de İskenderiye’den trenle beş-altı saatte Ebü’l-Haccac istasyonu’na geldik. Bu istasyon trenin bitiş noktasıdır. 1 Aralık 1911 Cuma, yani bayramın birinci günü. buradan atlara binerek batıya doğru yola çıktık. Sekiz gün sürekli yürüdük Eşyalarımız develerde yüklüydü. Yürüdüğümüz arazi, Mısır içlerinde çöldür. Bugün sınırı geçtik. Mısır'dan Bingazi toprağına geçmiş oluyoruz. Artık tehlike kalmadı. Buradan sonra iki günlük uzaklıkta. Resuldefne mevkiine gideceğiz. Sağlığımız yerindedir. Gündüzleri, bazen de geceleri yürüyoruz. Geçtiğimiz yollarda yerleşim yeri adına hiçbir şey yok . Tek tük bedevi Arap çadırlarından başka bir şey gömüyoruz. Kaçak olarak, Mısır gibi yabancı ülkede hareket ettiğimizden, yerleşim yerlerinden sürekli uzak bulunmak zorundaydık. Geceleri çadırda yatıyoruz; yemeğimizi kendimiz pişiriyoruz. Mustafa Kemal'in fasulye ayıklamasını görmelisin. Aşçıbaşımız Fuat’tır. Re'süldefne'den sonra Derne'ye mi, yoksa Bingazi’ye mi gideceğiz, orada belli olacaktır. Bizi kesinlikle merak etmeyin. Bu gece sının geçtiğimizden, bütün gece boyunca yürüdük. Şimdi bir kuyu başındayız. Çadır kurup uyuyacağız. Bu mektubumu Mısır'a gitmekte olan bir Arap’la gönderdim. İskenderiye’den postaya verecektir. Allahaısmarladık 
                                                                                                          Mehmet Nuri

Siz ne mükemmel insanlarsınız..
Bu içeriği beğendiyseniz paylaşabilirsiniz.

'ACEMİ' Sözü Nereden Gelir? İlk Otomobil


Osmanlı topraklarına ilk otomobil 1895'te Basra Mebusu Zehirzade Ahmet Paşa tarafından getirilmiştir.
Yıldız Sarayı'nda görevli seyis Abdurrahman Bey bu işi bırakarak otomobili kullanmaya başlar.
Halk heyecanla otomobilin gelip geçişini bekler. 
Otomobil gelirken de birbirlerine 'Acem' geliyor derler.
Bunun sebebi, Abdurrahman Bey İran kökenli olduğu için "Acem Abdurrahman" olarak adlandırılmasıdır.
"Acemi" kelimesinin kökeni de buraya dayanmaktadır. 



Bu içeriği beğendiyseniz paylaşabilirsiniz.